"Kadınlığımın bana verdiği ne varsa kabulümdür." Balçicek İlter

 

 

“Kadınlığımın bana verdiği ne varsa kabulümdür.”

 

Kurtlar sofrası olarak tarif ettiği medyada kendini kabul ettirdi. Erkeklerin kurallarını benimsemeyip, erkekleşen kadınlardan olmayı reddetti ve medyada bir kadın olarak var oldu. Kadın olmaktan çok mutlu olduğunu belirten Balçiçek İlter’le gazeteciliğin zorlukları, kadın olmak ve anneliğe dair konuştuk.

Sizi uzun yıllardır gazeteciliğinizle tanıyoruz. Peki bizim bilmediğimiz Balçiçek İlter nasıl bi­ridir?  

 

Aslında her şeyimiz ortada... Ekranda ya da gaze­tede olduğumdan çok farklı biri değilim. 2 çocuk annesiyim. Eğlenen, enerjik, birbirine çok düşkün, kedimizle köpeğimizle üç kişilik çekirdek bir ai­leyiz. Bir süredir de toprakla ve doğayla ilgileni­yoruz. Organik besleniyoruz, kendi domatesimizi, biberimizi yetiştiriyoruz. Aynı zamanda çokça spor yapıyoruz. O gözüken şaşanın diğer tarafında sade yaşamayı seven bir Balçiçek var diyebilirim.

 

Bir kadın olarak medyada var ol­mak zor mu?

Kadın olmak her yerde zor, Türkiye’de çok zor. Medyada da zor dolayısıyla. Erkeklere oranla 2-3 kat daha fazla ça­lışmamız gerekiyor. Ben kendi adıma büyük ayrımcılığa maruz kaldım der­sem yanlış olur ama hakikaten kadın olarak çok mücadele ettim. Karar mer­cilerinde kadının yer almasını isteme­yen bir medya var. Erkek medyası... Onu da kendi adıma yıkmış biriyim. Çok küçük yaşta Ankara temsilcisi ol­dum. Sonrasında Sabah gazetesinin ilk kadın yazı işleri müdürü oldum. Hep yöneticiliklerim oldu. Başarılı oldum-olmadım o tartışılır ama en azından karar mercilerinde yer almayı becere­bilen kadınlardan biriyim. Bununla da gurur duyuyorum.

Sonuçta bu zorluklara rağmen ka­dın olarak var olabilmişsiniz med­yada...

Siyasette ve pek çok alanda görürüz, erkekleşen kadınlar vardır. Mecburen erkekleşirler, onları suçlamıyorum. Erkek kurallarının olduğu bu alanda mücadele etmeye çalışırlar. Ama ben kendi adıma kadınlığımdan vazgeçen biri değilim. Kadınlığımın bana verdi­ği ne varsa kabulümdür diye alıyorum, çünkü çok mutluyum o özelliklerden. Bu görüntü de olabilir, dişilik de ya da sezgi olabilir, duygusallık da olabilir. Kadınlığımdan çok mutluyum.

Zorluklar olsa da sevilmeden bu meslek çekilmez...

Hiçbir meslek sevilmeden çekilmez. Ama benim hayatımdaki en büyük lüksüm hobimin, yani yazı yazmanın ve soru sormanın mesleğim olması. Daha ötesi yok diye düşünüyorum. Hobim mesleğim, üstüne bir de para veriyorlar.

Mesleğinizin sevdiğiniz yanları ne­ler?

Televizyon programına başladığım za­man kendi kendime sormuştum, “Ben niye bu programı yapıyorum?” diye. Çünkü gerçekten merak ediyorum, merak ettiğim için soru soruyorum. Hiç yargılamadan, sizden o bilgiyi alıp doğru aktarmaya çalışıyorum. Müm­kün olduğunca doğru soruyla karşım­daki kişiyi doğru algılatmaya çalışı­yorum. Bu şekilde bir köprü olmak hoşuma gidiyor. Bu mesleğimin çok güzel bir noktası.

Peki, ekranda olup sorular sormak mı, gazetede yazmak mı?

Mümkün değil, ayıramam. Ama ya­zının yeri bende çok ayrıdır. Ekranda olup soru sormaksa çok sahici, çok şeffaf, çok sihirli bir dokunuş... Ama yazının gücü de tartışılmaz.

Sosyal medya ile aranız nasıl?

Sosyal medyadan artık hoşlanmı­yorum. Daha doğrusu Twitter’dan... Çünkü ben Twitter’ın çok özgür ve çok farklı bir alan olduğunu düşünü­yordum, hala da öyle, ama bir taraftan herkes birbirine haddini bildirme, ha­karet etme hatta küfür etme özgürlü­ğüne sahip oluyor orada. Bu özgürlük­ten başka bir şey. Normalde yüz yüze geldiğinizde sizinle fotoğraf çektiren insanlar Twitter’de size küfredebili­yor. Herkes olduğu yerden memleketi kurtarma derdinde. Bunu da biraz sah­te buluyorum. Kimse yemek yemiyor­muş, sevişmiyormuş, gülmüyormuş da sabah akşam memleket meseleleriyle ilgileniyormuş gibi bir hava var. Bu nedenler Twitter’da çok fazla yokum. Daha çok Instagram’ı kullanıyorum.

Mesleki olarak hedefinizdeki üst sı­nır nedir?

Kitap yazmak istiyorum. Bir ara vak­tim olursa inşallah (gülüyor). Çünkü bu tempoyla kitap yazmak pek müm­kün değil. Ama inşallah bir gün kitap yazacağım, bu gerçekten hayalim.

Mesleğinizle ilgili nelerden besleni­yorsunuz?

Her şeyden. Çok okuyorum tabii. Ya­bancı basını ve Türk basınını takip edi­yorum. Blogları takip ediyorum, sos­yal medyayı kısmen takip ediyorum. Ama öte yandan da sokağın gücüne çok inanırım. Evime metroyla gidip geliyorum haftanın belli günleri. Toplu taşımayı çok kullanan biriyim. Sokak­ta olmayı seviyorum, sokakta oldu­ğunuzda Türkiye’nin gerçeğini daha iyi algılıyorsunuz. Cumartesi günleri Anadolu’nun birtakım yerlerine gidip festivallere katılırım, konuşmalar ya­parım, öğrencilerle bir araya gelirim. Bunlar beni çok besliyor. Keşke her gün böyle gezebilsem... Sokağın gücü o nedenle çok önemli.

Genç meslektaşlarıza neler öne­rirsiniz...

Bir model dayatılıyor gençlere, “şunu yapmalısın, bunu yapmalısın, şunu olmalısın, röportaj mı yapman lazım şunlar gibi ol, köşe yazarı mı olacak­sın şunun gibi yap...” Hayır hiçbirini yapmasınlar, özgün olsunlar. Çünkü gençlik gümbür gümbür geliyor, aca­yip projeler acayip fikirlerle dolular.